04 Ekim 2022

KUTLU VAKİTLER VI Muharrem Ayı

  • 962 kez görüntülendi

Muharrem ayı, içerisinde birçok olayı, süruru, hüznü, bereketi barındıran bir aydır. Bir kutlu ayı daha birlikte idrak etmekteyiz. Bu ay, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından ‘Allah’ın Ayı’ diye nitelendirilmiştir. (Müslim, Sıyâm, 202; Ebû Dâvûd, Savm 55; Tirmizî, Savm, 40) Bu niteleme Muharrem ayının faziletine, ilahî feyz ve bereketinin bolluğuna işarettir. Muharrem ayı, hicri takvimin başlangıcı sayılmıştır. Bu ayın içinde aşure vardır. Gözyaşlarımızı tutamadığımız, hüzünle yad ettiğimiz “kerbela olayı” vardır.

 Müslümanların kullandığı ve birçok ibadeti ona göre yaptığımız hicri takvimin başlangıcı hicrettir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği olaya hicret diyoruz. Hicret kelimesi bir yerden bir yere gitmeyi ifade ettiği gibi bazı hadislerde farklı anlamlarda da kullanılmıştır. “Meselâ bir hadiste, “Muhacir Allah’ın yasakladığı kötülük ve günahları terkeden kimsedir” denilmekte (Buhârî, “Îmân”, 4; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 4, “Vitir”, 11), başka bir hadiste de hicretin “kötü şeyleri terketmek” anlamına geldiği belirtilmektedir (Müsned, IV, 114). Hicretin ahlâk ve zühd ile ilgisine işaret eden âyet ve hadisleri dikkate alan mutasavvıflar bu kavramı hem “haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”, hem de “nefsi terbiye etmek maksadıyla yolculuğa çıkmak” veya “kalben ve zihnen halkı terketmek” anlamında kullanmış, seyrüsülûk dedikleri mânevî yolculuğu da bir çeşit hicret saymışlardır (Reşîdüddîn-i Meybüdî, I, 58).

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’den önceki dönemlerde de peygamberlerin ve onlara inanan insanların kâfirlerce hicret etmeye zorlandıklarından ve bunların inançları uğrunda yurtlarını bırakıp başka yerlere gittiklerinden bahseder. Hz. İbrâhim, kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından, “Doğrusu ben Rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum” demiş (el-Ankebût 29/26) ve önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip daha sonra da Ken‘ân diyarına yerleşmişti. Hz. İbrâhim’le beraber Filistin’e kadar bu hicrete katılan Hz. Lût, peygamberlik görevini yaparken kâfirlerin azgınlık ve ahlâksızlıkları karşısında Cenâb-ı Hak’tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan gitmesi istenilen yere gitmişti (Hûd 11/80-81; el-Hicr 15/65). Hz. Şuayb’a kavminin ileri gelen kibirlileri, “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız; yahut dinimize döneceksiniz” demişler (el-A‘râf 7/88), onu ve müminleri hicrete zorlamışlardı. Hz. Mûsâ, Allah’ın emriyle geceleyin Mısır’dan yola çıkardığı İsrâiloğulları’nı göç ettirmeyi başarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştu (Yûnus 10/90; Tâhâ 20/77-78; eş-Şuarâ 26/52-67). Bu gibi âyetlere dayanarak hicretin bütün peygamberlerin hayatında yer aldığı söylenebilir; kâfirlerden görülen eziyet ve baskılar, hak dini tebliğ imkânının ortadan kalkmış olması onları göç etmek zorunda bırakmıştır. Nitekim İbrâhîm sûresinde Mekkeliler’den öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin kıssaları anlatılırken kâfirlerin peygamberlerine, “Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz” dedikleri bildirilerek rablerinin bu peygamberlere, “Zalimleri mutlaka helâk edeceğiz” diye vaadde bulunduğu belirtilir (İbrâhîm 14/9-13). Kitâb-ı Mukaddes’te de Hz. İbrâhim’in ve Lût’un hicretleriyle Hz. Mûsâ’nın İsrâiloğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarışı hikâye edilmektedir (Tekvîn, 12-13; Çıkış, 12/37-38, 14/1-31; Resullerin İşleri, 7/2-4).” ( https://islamansiklopedisi.org.tr/hicret )

Hicret bir mekân değişikliğinden öte bir varoluş mücadelesidir. Yeniden dirilişin adıdır. Kutlu yürüyüşü devam ettirme, kesintiye uğratmamanın adıdır. Hicret imanın güçlenmesi, Allah’ın adının yücelmesi için adım atmaktır. Sadece Hz. Muhammed değil birçok peygamber bu amaçları gerçekleştirmek için yurdundan yuvasından kovulmuş, ateşlere atılmış, işkencelere tabi tutulmuş ama bu yüce davadan asla vazgeçmemişlerdir. Bilakis bu onların imanları artırdığı gibi ahiretteki derecelerini de ali eylemiştir. Hicreti Müslümanların iyi okuması, iyi analiz etmesi gerekir diye düşünüyorum.

Muharrem ayının onuncu gününe aşure günü denilmektedir. Sayısal olarak Arapçadaki 10 , onuncu anlamlarına gelse de bu günü Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edildiği, Hz. Yûnus’un balığın karnından çıkarıldığı, Hz. Mûsâ ve Îsâ’nın doğduğu, Hz. Süleyman’a mülkün verildiği, Hz. Dâvûd’un tövbesinin kabul edildiği, Hz. Peygamber’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedileceğine dair kendisine Allah tarafından teminat verildiği ve Mekke’den Medine’ye hicret ettiği gün olarak vasıflandıran birçok bilgi bulunmaktadır. Aşure günü oruç tutmanın ne kadar sevap olduğunu peygamberimizden öğrenmekteyiz. Resûlullah (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.” (Müslim, Sıyâm, 202-203; Ebû Dâvûd, Savm, 55; Tirmizî, Savm, 40) Yalnız Resûl-i Ekrem, yahudileri taklit etmemek ve hurafelerinin İslâm bünyesine girmesine engel olmak için müminleri uyarmış ve sadece âşûrâ günü değil muharremin dokuz, on ve on birinci günlerinde oruç tutmalarını tavsiye etmiştir (Buhârî, “Ṣavm”, 69; Aynî, IX, 190).

Bazı hurafelere, uydurma, batıl inanışlara da dikkat etmek gerekir. Âşure günü yıkanmak, gözlere sürme çekmek, süslenmek, kına yakmak, bayramlaşmak, hububat karışımı aş (aşure) pişirmek, sadaka vermek, mescidleri ziyaret etmek, kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih bir rivayete rastlanmamıştır. Hadis olduğu öne sürülen metinlerin birçoğunun gerçekte hadis olmayıp Câhiliye âdetlerine ve yahudi geleneklerine dayanması kuvvetle muhtemeldir. Zira bu âdetleri Resûlullah’ın ve ashabının yaptığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Meselâ, “Âşûrâ günü sürme çeken helâk olmaz”, “Âşûrâ günü gusleden o yıl hasta olmaz” tarzındaki rivayetler son devir kitaplarında yer almış ve İbn Teymiyye’nin ifadesine göre bu gibi hususlar Ehl-i beyt’e buğzeden Nâsibîler tarafından uydurulmuştur (Mecmûʿu fetâvâ, II, 302). ( https://islamansiklopedisi.org.tr/asura )

Bu günde aşure yapıp dağıtmak,  Nuh peygamberin gemiyle insanları tufandan kurtardığını, yokluk ve yoksulluğu hatırlamak, birlik beraberliği artırmak gibi güzel hususiyetleri de gözden ırak tutmamak gerekir.

Ancak hatırladığımızda gözyaşlarımızı tutamadığımız, içimizi sızlatan Kerbela hadisesini de hatırlamak, onu iyi okumak, ondan kendimize, toplumsal yaşantımıza dersler çıkarmak da inananların görevleri arasında olmalıdır. Peygamberimizin göz bebeği, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın ciğerparesi olan Hz. Hüseyin’in ve yanlarında bulunan yetmiş kadar inanmış insanın Kerbela mevkiinde hunharca şehit edilmeleri, cenazelerin açıkta bekletilmesi, gömülmemesi, değişik rivayetler de Hz. Hüseyin’in başının kesilmesi tarihin en acı, en içli olayı olarak tarihi kayıtlardaki tazeliğini korumaktadır.

Hicranlı yüzler bir gün gülecek
Zalimler bir gün hesap verecek
Her gün aşura, her yer kerbela
Ey Hüseyin can, ey Hüseyin can

Zulüm içinde karardı ruhlar
Kirlendi kızlar, kırıldı kollar
Her gün aşura, her yer kerbela
Ey Hüseyin can, ey Hüseyin can

Minarelerde yeni bir seda
Ufukta güneş doğmadı hâlâ
Minarelerde yeni bir seda
Ufukta güneş doğmadı hâlâ

Her gün aşura, her yer kerbela
Ey Hüseyin can, ey Hüseyin can
Her gün aşura, her yer kerbela
Ey Hüseyin can, ey Hüseyin can

Doğarken şafak Kudüs sen ağla
Kurtulsun artık Mekke ve Hama
Her gün aşura, her yer kerbela
Ey Hüseyin can, ey Hüseyin can

Doldurdu göğü kanın feryadı
Aldı bir şehit mazlum isyanı
Her gün aşura, her yer kerbela
Ey Hüseyin can, ey Hüseyin can

Bu hazin olay bu gün farklı şekillere bürünerek hatırlanmaktadır. Bazı ülkelerde yapılan anma törenleri insanın canını acıtan, kanını donduran görüntülere sahne olmaktadır. Evet acımız büyüktür, gönlümüz hüzünlüdür ama her şeyde olduğu gibi bu anma törenlerinde de itidalli olmak, orta yolu tutmak Müslümanın şiarı olmalıdır.

https://www.kayserianahaber.com/-yeni-kutlu-vakitler-6-muharrem-ayi-_m5451.html

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.